“İyiyim.” Gün içinde en sık kullandığımız cümlelerden biri belki de bu. Bazen gerçekten iyi olduğumuz için, bazen de nasıl olduğumuzu anlatmaya gücümüz yetmediği için söylüyoruz. Kimi zaman karşımızdakini endişelendirmemek, kimi zaman zayıf görünmemek, kimi zaman da kendi duygularımızla yüzleşmemek için…
Peki, gerçekten iyi olmadığımızda bile iyi görünmeye çalışmak neden bu kadar yaygınlaştı?
Günümüz insanı yalnızca hayatın getirdiği zorluklarla baş etmeye çalışmıyor. Aynı zamanda bu zorluklarla baş edebildiğini başkalarına gösterme baskısını da hissediyor. Yorulsa da üretken, üzülse de güçlü, kaygılansa da kendinden emin görünmesi gerektiğini düşünüyor. Sanki zorlanmak, insan olmanın doğal bir parçası değil de saklanması gereken bir eksiklikmiş gibi görülüyor.
Oysa insan her zaman güçlü olmak zorunda değil. Her sorunun üstesinden hemen gelmek, her koşulda sakin kalmak ya da yaşananları kolayca kabullenmek mümkün olmayabilir. Buna rağmen birçok kişi, zorlandığını ifade ettiğinde anlaşılmak yerine yargılanacağını düşünüyor. Bu nedenle hissettiklerini anlatmak yerine onları gizlemeyi tercih ediyor.
Duygularımızı sakladığımızda gerçekten onlardan kurtuluyor muyuz?
Üzüntüyü dile getirmemek, kaygıyı belli etmemek ya da kırgınlığı içimize atmak, bu duyguların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bazen yalnızca görünmez hâle gelirler. Kişi günlük hayatına devam eder, sorumluluklarını yerine getirir ve dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünür. Ancak iç dünyasında taşıdığı yük giderek ağırlaşabilir.
Bu durumun bir başka boyutu da sosyal medyadır. Başkalarının başarılarını, mutlu anlarını ve kusursuz görünen hayatlarını sürekli izlemek, kendi yaşamımızı değerlendirme biçimimizi etkileyebilir. Başkalarının yalnızca göstermek istedikleri anlarını görürken kendi hayatımızın bütün zorluklarıyla yüzleşiriz. Böylece başkaları ilerlerken kendimizin geride kaldığını, herkes mutlu görünürken yalnızca bizim zorlandığımızı düşünebiliriz.
Oysa gördüğümüz görüntüler, bir insanın hayatının tamamını anlatmaz. Gülümseyen bir yüzün ardında kaygı, başarılı görünen bir hayatın içinde belirsizlik, kalabalıkların ortasında yalnızlık bulunabilir. İnsanların gerçekte neler yaşadığını yalnızca dışarıdan bakarak anlamak mümkün değildir.
Belki de asıl mesele, herkesin mutlu görünmeye çalışması değil; mutsuzluğa, yorgunluğa ve kırılganlığa hayatımızda yeterince yer açamamamızdır. Çünkü sürekli iyi olma beklentisi, insanın kendi duygularını bile bir performansa dönüştürebilir. Üzgünken üzgün görünmemek, yorulmuşken devam etmek, desteğe ihtiyaç duyarken her şeyi tek başına çözmeye çalışmak…
Oysa duyguların varlığı bir başarısızlık göstergesi değildir. Kaygılanmak, üzülmek, hayal kırıklığı yaşamak ya da zaman zaman kendini yetersiz hissetmek, insan deneyiminin doğal bir parçasıdır. Her duygunun hemen ortadan kaldırılması gereken bir sorun gibi görülmesi, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de zorlaştırabilir.
Belki de kendimize ve birbirimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur: Birine gerçekten nasıl olduğunu sorduğumuzda, onun vereceği dürüst cevabı duymaya hazır mıyız? Yoksa yalnızca alıştığımız o kısa “İyiyim.” yanıtıyla yetinmeyi mi tercih ediyoruz?
İnsan bazen çözümden önce anlaşılmaya, öğütten önce dinlenmeye, güçlü olması gerektiğinin hatırlatılmasından önce zorlanma hakkının kabul edilmesine ihtiyaç duyar.
Belki de iyi hissetmenin ilk adımı, her zaman iyi görünmek zorunda olmadığımızı kabul etmektir. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, yalnızca mutlu ve başarılı olduğu anlarda değil, zorlandığı zamanlarda da kendisine nasıl davrandığıyla şekillenir.
Bugün pek çoğumuzun yaşadığı sorun, iyi olmamaktan çok, iyi olmadığımızı kimseye gösterememektir.









































