Hayatın hemen her alanında insan kendine sıfır noktaları koyarak 1 sayısının peşine düşüyor. Sanki 0 olmak başlı başına bir eksiklikmiş gibi… Bir yerden başlamak yetmiyor; başladığımız yeri sürekli küçümseyerek, varacağımız yeri büyütüyoruz. 0’dan 1’e uzanan yolculuğumuzun neredeyse her aşamasında kendimizi, nefes almanın ötesinde bir şeyler yapmak zorunda hissediyoruz. Çünkü çağımızın en sessiz telkini şu: Olduğun hâlin yeterli değil.
Daha iyi bir iş, daha yüksek maaş, daha büyük bir ev, daha fazla takipçi, daha prestijli bir unvan… İnsan bütün bunları elde ettikçe bir basamak daha yukarı çıkıyor ama merdivenin son basamağı bir türlü inşa edilmiyor. Tam bir sayıya ulaşmışken sistem önümüze başka bir sıfır koyuyor. Sonra yeniden 1’in peşinden koşuyoruz. Bir bakıma modern insanın matematiği oldukça acımasız: 0’dan 1’e çıkmak başarı; 1’de kalmak ise rehavet.
Nietzsche’nin insanı sürekli kendisini aşmaya çağıran düşüncesi de burada devreye giriyor. İnsan mevcut hâlini aşmak istiyor. Fakat modern hayat bu düşünceyi biraz fazla sevmiş olacak ki “kendini aş” fikrini neredeyse “kendinden memnun olma” fikrinin karşısına yerleştirdi. Bugün kişisel gelişim dünyasının bize söylediği şey basit: Daha iyisini yapabilirsin. Doğru. Ama kimse şu soruyu sormuyor: Peki ya yaptığın şey zaten yeterliyse?
Bu sorunun cevabını çalışma hayatında görmek mümkün. İş yerinde kimse doğrudan “Sen yetersizsin” demeyebilir. Buna çoğu zaman gerek de yoktur. Başarıların sıradanlaştırılması, sorumluluklar artırılırken yetkinin artırılmaması, yapılan işten çok yapılmayanın konuşulması ve hedeflerin sürekli yükseltilmesi aynı mesajı verir: Daha fazlasını yapmalısın.
Pasif mobbing biraz da burada başlar. İnsan açıkça ezilmeden, sürekli eksik hissettirilir. Çalışan 1’e ulaşır, ardından 2 gösterilir. 2’ye ulaşır, bu kez 3 konuşulur. Bir süre sonra çalışan performansını değil, kendi değerini ölçmeye başlar. Üstelik bunun adı çoğu zaman mobbing değildir. Performans yönetimi, gelişim, kariyer planlaması ya da yüksek standart denir. Gelişim elbette sorun değildir. Sorun, yeterliliğin sürekli ertelenen bir hedefe dönüştürülmesidir.
İş hayatındaki bu denklem sosyal hayatta da karşımıza çıkar. İyi bir işin olmalı, ev sahibi olmalısın, araban olmalı, düzenli bir gelirin olmalı, evlenmelisin, çocuk sahibi olmalısın, kariyer yapmalısın ve bütün bunları mümkünse başarı olarak gösterebilmelisin. Toplumun başarı tanımı giderek bir yapılacaklar listesine dönüşüyor. Bir ev aldığında evin değeri, araba aldığında modeli, işe girdiğinde maaşın soruluyor. Çünkü maddi kazanım yalnızca ihtiyaç olmaktan çıkıp toplumsal değerin göstergesine dönüşüyor.
Böylece insan kendi hayatını yaşamaktan çok, toplumun kabul edeceği bir hayat üretmeye başlıyor. Kimse “Yetersizsin” demiyor; fakat herkes biraz daha ileri gitmen gerektiğini hatırlatıyor. Kimse seni doğrudan tüketmiyor; fakat kendini tükettiğin düzeni sürdürecek kadar çok sebep üretiyor.
Dün 0’dık, bugün 1 olduk. Fakat bugün ulaştığımız 1, yarının 0 noktası hâline geliyor. Belki de asıl mesele 0’dan 1’e çıkmak değildir. Asıl mesele, 1 olduğumuzda neden hâlâ kendimizi 0 gibi hissettiğimizi anlayabilmektir. Çünkü bir insanın bütün hayatını 0’dan 1’e çıkmaya adamasını beklerseniz, bir süre sonra ona 1’in ne olduğunu değil, neden hâlâ 1 olmadığını sormaya başlarsınız.
Ve belki de en tehlikeli düzen tam olarak budur: İnsanı ezmeden yetersiz hissettirmek.











































